31 Mayıs 2013 Cuma

Bilgisayar Mühendisliğinde Ne Öğrendik?

Bu yazıyı 2011 yılında tam mezun olacağım sıralarda yazmıştım. Seval U.

Bilgisayar mühendisliği hakkında felsefik bir şeyler yazmayı çok isterdim ama bize üniversitede objektif olmayı aşıladılar. Her zaman olaya nesnesel bakıyoruz. (Bu durum Java’nın nesnesel yapısından kaynaklanıyor da olabilir:P ) Geçen gün oturdum bunu düşündüm. Aman efendim bilgisayar mühendisliği okumak da ne kadar zormuş. Bu yazıda ben sizlere Bilgisayar Mühendisliği okurken bize neler öğretmişler onlardan bahsetmeye çalışacağım, bakalım olacak mı…

Her konuya hakim olmamız gerektiğini öğrendik…

Bu yaz Microsoft Yaz Okulunda tanıştığım bir kız geçen ay Pardus stajını yapmış, bu ay da Microsoft yaz okuluna gelmiş. Yani birbiri ile tezat iki aktivite yapmış. Bu kadar aktif olması sizi şaşırtmasın, bizim bilgisayar mühendisliği öğrencileri böyledir. Her şeyi yapmak isterler.

Yaz okulunda bize Silverlight dersi veren bu konuda çok ün yapmış bir hoca vardı. Bir ara sunumun bir yerinde “Açık kaynağı Linux’u boşverin” dedi, sonuçta adam Microsoft’tan ekmek yiyor başka ne desin ki, yine de ben içten içe kızdım. Çünkü bir bilgisayar mühendisliği öğrencisi her konuya ilgi duymalı, her şeyden bir şeyler öğrenmeye çalışmalıdır. Linux’u da incelemelidir, Windows’u da. PHP de denemelidir, Python da denemelidir, Java da, ASP.Net c# da, bilmem ne de, bıdı bıdı.. Bize böyle öğretildi.

Okuduğumuz 4 yıl boyunca sadece okuldan kazandıklarımız bize yetmiyor. Başka mühendislik fakültelerine yetiyor olabilir, ama bize yetmiyor. Okuldaki öğretim görevlileri bizden sadece bir şeyler bilmemizi ve bunu onlara kanıtlamamızı bekliyorlar, bazıları hariç bir çoğu bize bir şeyler öğretmiyor. Her hangi bir teknoloji hakkında, ucunu gösterip haydi bakalıp devamını ben gösteremem siz bulun tarzı yaklaşıyorlar. O bakımdan zaten öğrenci kendisi bir şeylerle mutlaka ilgilenmek zorunda kalıyor.

Hatırlıyorum 1. sınıfın ilk döneminde sadece bir tane bilgisayar dersimiz var. Onun da finalinde bizden C++ programlama dili ile Binary Search ve Bubble Sort algoritmalarını gerçekleştirmemiz istenmişti. Doğal olarak hayatında ilk defa programlama gören ve okuldan hiç bir şey öğrenemeyen biri olarak sınavda bu soruları yapamamıştım. Daha sonradan üniversitedeki bütün bilgisayar derslerinde her şeyi kendi kendime öğrenmem gerektiğini anladım. Fizik ve Matematik böyle değil. Fizik ve Matematikte iyi bir hocadan ders aldığımız zaman, zaten hoca derste bize bütün bilgiyi aktarır ve biz sınavda soruları cevaplarken kendimizden bir şeyler katmak zorunda kalmayız.

Bilgisayar hocaları ise çok değişiktir. Bazısı derste tahtaya sadece konunun başlığını yazar, sonra sınavda içeriğini sorar. Defterde olmayan şeyi bulmak ise öğrencinin talihsiz kaderine kalır. Bazı hocalar da derste hiç ağzını açmaz, sadece tahtaya yazı yazar, sonra sınavda tahtaya yazdığı yazının aynısını sorar. Tabii ki ezberlemek zorunda kaldığım onca bilgi şu anda beynimden uçup gitti. Ama bazısı vardır ki sınavlarda ne kadar yazarsan yaz sana puan muan vermez, al sana kocaman bir sıfır. Hocaların özgürlüğü bu olsa gerek. Meraklanmayın durum o kadar da vahim değil, öğrenciler öğrensin diye kendini paralayan hocalarımız da yok değil, kendilerine ne kadar teşekkür etsek az.

Sonuç olarak bir bilgisayar mühendisliği öğrencisi, sınıfta kendisine gösterilsin ya da gösterilmesin her şeyi bilmek zorundadır. Ne diye öğrenciden her şeyi bilmesini beklerler anlamıyorum. Fakat bu fikir zamanla beynimizde oturdu ve biz artık her şeyi kendi kendimize bilmeye, teknolojiyle ilgili olan her şeye karşı ilgi göstermeye mahkum olduk.

En küçük bir sorunda pes etmemeyi öğrendik…

Proje’nin teslimine 1 gün kala kod yazmaya başlayanı mı dersin, ohh hoca iki gün daha ertelemiş diye sevineni mi… Bazen bir proje ufacık bir sorunda takılır kalır. Varsa yoksa error verir. Ne yapacağımızı bilemeyiz. Ama asla pes etmeyiz. Son ana kadar savaşırız. Hatta olmadı ertesi gün yollarız projeyi. Bazen bütün günümüz sorunlarla boğuşmakla geçer. Google’da bakmadığımız köşe bucak kalmaz. Hiç olmadı sınıf arkadaşlarımıza yalvarmaya başlarız bize yardım etsinler diye. Ama bu durum en kötüsüdür. Çünkü çan eğrisi yapılan bir derste sınıf arkadaşları birbirlerine destek olmak yerine köstek olmayı seçerler genelde. Yine de şunu unutmayın, siz onlara kötü günlerinde yardım ederseniz, onlar da size ederler.

Bazen projenin teslim gününe bir gün kala sabahlayıp, sil baştan kod yazarız. Olur böyle şeyler normaldir. Sorumluluk sahibi ve öğrenmeye istekli bir kaç proje arkadaşınız yoksa vay halinize. O durum çok kötüdür. Neyse ki benim başıma hiç gelmedi, çok şükür proje arkadaşlarım her zaman bana destek oldular.

Bilgisayar mühendisliği okuyorsan son anda büyük projeler başarmaya alışırsın. 1 günde dünyayı kurtarabiliriz evet.

Bilgisayar mühendisleri okulda gece geç saatlere kadar çalışmak zorunda kalırlar. Ama etrafta bu şekilde çalışan başka kimse göremezsiniz. Bir keresinde okulda akşama kadar kod yazdık. Kütüphanenin üst katındaydık. Kütüphaneyi saat 17:30′da kilitleyip gitmişler. 10 saat bilgisayar başında kod yazdıktan sonra işimiz bitti, aşağıya inip çıkmak istedik, baktık ki kilitli kalmışız. Bütün okulun ışıkları kapatılmış. Kütüphanenin kapısını bayağı bir yumrukladıktan sonra bir görevli bizi duydu ve geldi açtı. Düşünün yani okulu üstümüze kilitleyip gidenler oluyordu.

Sorunun değil, çözümün bir parçası olmayı öğrendik…

Evet en büyük kazancımız bu oldu. Bilgisayar mühendisleri sandığınızdan daha çok insan ilişkilerinde başarılıdır. Okulda bir sorun olduğunda bütün işletme ve uluslar arası ilişkiler öğrencileri isyan eder, dilekçe verir, rektöre çıkar, ama bilgisayar mühendisleri soruna değil çözüme odaklanırlar. Bizim için çözüm devamlı şu olsun bu olsun diye tantana yapmak değildir, çözüm bükemediğin bileği öpmektir. Yeni standartlara çok kolay adapte oluruz. Hemen sorunu kabullenir, şikayet etmeyi keseriz. Daha çok bukalemun gibi ortama adapte olmayı severiz.

Bir keresinde rektör beyle görüşme gününe katıldım. Bizim rektörümüz her Cuma öğrencileri ağırlar ve onların sorunlarını dinlerdi. Katılan tek bilgisayar mühendisi bendim. Rektör bey bana “bilgisayar mühendisliği öğrencileri neden hiç gelmiyor?” dedi. Ben de “oh oh onlar yerlerinden çok memnun efenim, hepimiz gül gibi geçinip gidiyoruz, bir şikayetimiz yok çok şükür!” dedim. Başka ne deseydim ki. Biz bukalemun gibi okulun bize dayattığı bütün kurallara adapte olmuşuz, hepsini sindirmişiz. Hepimiz çok mutluyuz, çok sevinçliyiz, dünya ne kadar güzel bir yer.

Ayrıca okulda herhangi bir proje notuna ya da final sınavına itiraz edersek arıza çıkarttığımızı düşünürler. Yok efendim sorun kesinlikle sende. Senden başka kimse şikayet etmiyor ki. Bilgisayar mühendisliğinde hocalar her zaman haklıdır. Hocanın sana layık gördüğü proje notuna itiraz edemezsin. Çünkü sen ona layıksındır. Buna rağmen bir bilgisayar mühendisi DD ile geçtiği dersin projelerini web’te “ben bunları yaptım” diye yayınlar ve önüne çıkabilecek iş fırsatlarını değerlendirir. Hoca sana DD vermiş vermemiş umrunda olmaz, sen o projeyi yapmışsan, onun her türlü gideri vardır. Emeğe saygı, +rep.

Bilgisayar mühendisliği öğrencileri sonuca odaklanırlar. O sonuca nasıl geldiğinin bir önemi yoktur. Ortada çalışan bir sistem var mı yok mu ona bakarlar. Çalışmıyorsa önce mutlaka sistemi kapatıp açarlar.

Sonuç olarak;

İşte böyle böyle bilgisayar mühendisi yetiştiriyoruz. Ben her zaman derim, Türkiye’de salatalık yerine bilgisayar mühendisi yetiştiriliyor. Salatalığa da bu kadar baskı uygulansa, bu kadar bilgi depolansa ve bu kadar stres yaşatılsa… o da bilgisayar mühendisi olur.

Seval U.
***

28 Mayıs 2013 Salı

Ödül Törenlerinde Kırmızı Halıda Ev Topuzu Saçlar!

Ben kişisel olarak ev topuzu saçını asla ama asla özel günlere yakıştıramıyorum. O abiyenin üstüne o saçlar olmuş mu kuzum? Hiç beğenmedim. Çok klasik olacak ama bu ünlülere "Bizımla deyılsın." demek istiyorum. Bazen içlerinde güzel saç modelleri çıkıyor ama çoğu kötü. Yani bir kuaföre verecek 5-10 liraları da mı yok dedirtiyor insana. Belki de kuaförün hatasıdır, tez elden kuaförlerini değiştirseler iyi olacak. Yahu bizim düğünlerde yaptırdığımız dandik topuzlar bile bunlardan daha güzel.

Fotoğrafları Elle dergisinden ve başka bloglardan derledim. Hem 2013 Cannes film festivalinden, hem de 2013 Grammy ödül töreninden. İşte o haşin ama evde yapılmış saç modelleri. (ben o modelleri evde temizlik yaparken yapıyorum bebeyim)






Vee bütün bu kötü saç modellerinden sonra BRAVO RIHANNA diyoruz :) Noktayı koymuş resmen.


27 Mayıs 2013 Pazartesi

Belirgin Depresyon

Depresyon testi yapmak ister misiniz? İşte şu adreste İngilizce olarak mevcut: Depression Test ve hesapla butonu çalışıyor. Ben Türkçe çevirisini Depresyon Testi adresindeki Zeynep Selvili'nin yazısından alıp buraya kopyalıyorum. Şimdi burdaki soruları çözerek depresyonda olup olmadığınızı anlayabilirsiniz. Ben burdan nasıl hesaplayacağınızı da soruların sonunda söyleyeceğim.

Önce sorular ve cevaplarınızı işaretleyin.
  1. Daha önce ilgilendiğim, zevk aldığım aktiviteler ve/veya kişiler bana artık zevk vermiyor.
  2. Hiçbir zaman Ara sıra Çoğunlukla Her zaman
  3. Kendimi dibe vurmuş, depresif, ve umutsuz hissediyorum.
  4. Hiçbir zaman Ara sıra Çoğunlukla Her zaman
  5. Uykuya dalmakta ve deliksiz uyumakta güçlük çekiyorum ve/veya çok uyuyorum.
  6. Hiçbir zaman Ara sıra Çoğunlukla Her zaman
  7. Yorgunum ve/veya kendimi halsiz hissediyorum.
  8. Hiçbir zaman Ara sıra Çoğunlukla Her zaman
  9. Hiç iştahım yok VEYA iştahımda büyük bir artış var.
  10. Hiçbir zaman Ara sıra Çoğunlukla Her zaman
  11. Kendimi değersiz hissediyorum. Ailemi ve sevdiklerimi hayal kırıklığına uğrattığımı düşünüyorum.
  12. Hiçbir zaman Ara sıra Çoğunlukla Her zaman
  13. Dikkatimi toplayamıyor, konsantre olamıyorum (tv izlerken, kitap okurken, ders çalışırken..)
  14. Hiçbir zaman Ara sıra Çoğunlukla Her zaman
  15. Hareketlerim, konuşma ve düşünme hızım yavaşladı.
  16. Hiçbir zaman Ara sıra Çoğunlukla Her zaman
  17. Hayatımı sonlandırmayı ve/veya kendime zarar vermeyi düşünüyorum.
  18. Hiçbir zaman Ara sıra Çoğunlukla Her zaman
Anketin her sorusunda, ilk şık 0 puan, sonraki 1 puan, sonraki 2 puan, ve sonuncu şık 3 puan. Yani puanlama 0-1-2-3 şeklinde gidiyor. En yüksek skor 27, en düşük skor ise 0'dır.

0- 5: Normal
6- 10: Hafif Depresyon
11- 15: Orta Depresyon
16- 20: Belirgin Depresyon
21- 27: Ağır Depresyon


Ben bu testi yaptım ve 19 puan aldım. Galiba geçen yıl yapsaydım 23 falan çıkardı. "Belirgin Depresyon" diyor sonuçlarda... I admit that I suffered from depression after university demek istiyorum.

Hemen psikologdan randevu alıp gideceğim. Ben zaten farkındaydım. Ruh sağlığım iyice bozulmuştu.

Aynı sorunları yaşayan çok samimi bir arkadaşım var, onunla aynı semptomlara sahibiz, o psikiyatriste gitmişti, doktor ona bilinen bir antidepresan vermiş. O arkadaşımın durumunda benden farklı olarak özgüven eksikliği de vardı; devamlı çevresindekilere soru sorma, devamlı insanlardan fikir beyan etmelerini isteme huyu gelişmişti. Yalnız 1 değil 2 değil, aynı soruyu bin kere sorup sizi delirtebiliyordu, yani oldukça kötüydü durum. Sonra ilacı 1-2 ay kullandı bıraktı. İlaç onda pek işe yaramadı galiba. Arkadaşım 2 yıl sonra iyileşti, nasıl biliyor musun, önüne yeniden hedef koydu ve bu hedef için kendini zorladı. Kurslara yazıldı, yapmak zorunda hissetti kendini. Farklı ortamlara girdi, yeni arkadaşlar edindi, çevresini değiştirdi. Öyle öyle değişti, şu anda ondaki değişikliği herkes fark ediyor. Ama yine de arasıra ölmek istiyor, ağlama krizlerine giriyor, aynı benim gibi.

Ben de ona verilen antidepresandan kullanmıştım bundan 3 yıl önce. Faydasını görmüştüm, yoksa cinnet krizleri geçiriyordum. Sonradan hayatımı değiştirdim, çevremi değiştirdim, bana sıkıntı veren kişileri unutmak ve onlarla görüşmemek için kırk takla attım. Ama sonunda başardım. I am stronger than depression demek istiyorum.

Fakat bu sefer iyice depresyonun dibine vurmuş olmalıyım, çünkü beynim silindi. Beynim ben acı çektikçe anti-güç'e geçti ve geçmişimi sildi. Aynı şekilde konsantrasyon bozukluğu, odaklanamama, uyuyamama, unutkanlık (hem de aşırı derecede), sosyalleşememe baş gösterdi. bunların sebebi aşk acısı falan değil, evet çok az aşk acısı da olmuş olabilir ama genelde hayal kırıklığı. Çok büyük hayaller kurup bir anda olmayınca üzülürsün ya. Ama benimkisi çok şiddetli bir şey oldu. Acı acıyı tetikledi. Geçmişte yapamadığım her şey için tekrar tekrar acı çektim, hepsini hatırlayıp kendi canımı acıttım.

Bunların hepsi bozuk çocukluğum dermişim. Yok yok çocukken bana kötü bir şey olduğundan değil; yine de aslında çocukluğuma da suç atabiliriz. Çocukken çok fazla ders çalıştığım için ve sosyalleşmediğim için oldu bunlar. Hep bir hedef için at gibi koşturduğum için oldu bunlar. Belki evet belki hayır.

Asıl acıyı ne veriyor biliyor musun? Hayal kırıklıkların. Mühendislik fakültesinin alıp götürdüğü hayallerin. Erkeklerin acımasızlığı karşısında kırılan masumiyetin. Mezun olunca beklentilerinin çok çok altında işe girmen. Ama en çok gençken yaşayamadıklarım için çok büyük bir hayal kırıklığı yaşadığım doğrudur. Hala bu hayal kırıklığını düşünüp ağlıyorum.

İntihar etmeyi düşünmedim, sadece Allah'tan canımı almasını, şuracıkta ölmeyi istedim, ölmek çok kolay geldi gözüme, sokakta yürürken sağıma soluma bakmadan çıktım yola, belki bir araba ezer de ölürüm diye, ölmekten korkmadım, istedim ölmeyi. Çünkü bir 25 yıl daha yaşamak istemedim. Ruhumun zayıflığı karşısında eziliyordum. Benden 2 tane vardı, birisi insanların gördüğü güçlü ve mutlu Seval, diğeri ise mutsuz ve acı çeken depresyondaki Seval.

Kitap okuyamadım. Bir satırı 10 kere okuyup ne yazdığını anlayamadım. Kendimi zorladım ve 1 sayfayı okuduktan sonra kitabı yana bırakıp beynimi dinlendirdim. Düşünebiliyor musun. Daha öncesinde günde binlerce sayfa okuyabilen ben, şimdi ne hallerdeyim. Hala okuyamıyorum, dikkatimi veremiyorum. Bunu anneme söyledim, ruh ve sinir hastalıklarına gitcem ben dedim, git dedi, ama gidemedim, gitmedim.

İştahımı kaybettim. Geçen yıl bir kaç ayda 10 kilo birden verdim. Yani vermişim.Bir gün tartıya çıktım ve biraz daha yemezsem açlıktan öleceğimi anladım. O kadar zayıfladım ki, kardeşim bana afrikalı diye lakap taktı. Kaybettiğim kiloları bu yıl, yılbaşından sonra hızla aldım, galiba ben bu yılın çok iyi bir yıl olacağına inanmıştım. Aslında yeni erkek arkadaşımın da buna katkısı oldu, beni herhafta sonu açık büfe kahvaltılara, akşamları da kebapçılara götürdü.

Yine de hala boşvermişlik ve mutsuzluk hali devam ediyor. Bazen işten eve gidince ağlama krizine giriyorum, kendimi kaybediyorum. İlaç milaç alkol malkol çare etmiyor, bir kere beynin isyan etmişse etmiştir, onu değiştiremiyorsun.

Hareketlerimde ve düşünce hızımdaki yavaşlamadan bahsettim mi? Ben gençken ne kadar atik, ne kadar pratik zeka bir insandım. Şimdi noluyorsa yavaşladı. Beyin durdu sanki. ODTÜ'de derslerden geçmek için son ana kadar savaş veriyorum, savaşmasam beyin iyice kullanılmaz duruma gelecek, düşünce üretmeyecek, sadece kendisine önceden öğretilmiş şeyleri refleks olarak yapmaya rutin hayatını sürdürmeye devam edecek.

En çok yazmayı seviyorum. Resim yapmaktan bile çok seviyorum. Çünkü yazarken düşünceler kafamdan ben onları düşünmeden direk akıyor, parmaklarımla can buluyor. Düşünce üretmeyi seviyorum, ama bazen mutsuz düşünceler üretiyorum. Bu bloga hala yazıyor olmam belki de mutsuzluğumu paylaşıp bir nebze de olsa nefes alabilmek. Yazdığım yazılara baksanıza ne kadar mutsuzlar:

http://life-chocotech.blogspot.com/2013/05/im-with-you.html
http://life-chocotech.blogspot.com/2013/05/kendini-kurtaracak-tek-kisi.html
http://life-chocotech.blogspot.com/2013/05/nedensiz-bekleyis.html
http://life-chocotech.blogspot.com/2013/03/siir-huzur.html
http://life-chocotech.blogspot.com/2013/02/huysuz-ve-tatl-kadn.html
http://life-chocotech.blogspot.com/2013/02/torunumun-torununa-mektup.html

Okuyor musunuz acaba. Gerçekten kim okuyor ki. Yine boş işlerin boş kalfası yazıyor, yazıyor yazıyor (gazeteci çocuk nidasıyla), mutsuz olduğunu ve ne kadar saçmaladığını yazıyor...

En azından savaştım. Değişmek için savaştım. Ve inanıyorum bunu da yeneceğim. Şu anda her ne kadar beynimden çoğu şeyi silmiş olsam da, bu belki de bana yeni bir hayat için kapı açıyordur. Ama hayat o kadar boş ki? Niye yaşayasın ki. Ağlarım ben yine. Hem savaşırım hem ağlarım, garip bir insan oldum ben. Ama ben iyiyim, yıkılmadım ayaktayım (dertlerimle başbaşayım ama olsun). I am OK demek istiyorum.


***

26 Mayıs 2013 Pazar

2013 Mayıs'ın son pazar günü...

Dün bünyesinde severek çalıştığım Cybersoft şirketimizin şirket pikniği vardı, Kazan'da süper bir bahçede piknik yaptık. Bu güzel bahçe, genel müdürlerden Yenal beyin bahçesiydi. Tahminen şirketin yarısından çoğu gelmişti. Ayrıca Yenal bey, biz binelim diye oğullarının ATV motorlarını çıkartmıştı. Ben hayatımda ilk defa ATV motora bindim. ATV motora motorsiklet gibi biniyorsun, ama 4 tekeri var. Ayrıca arkana birisini de bindirebiliyorsun. Sürmesi gayet rahat ve keyifli. Eskiden bizim eski mahallemizde kuruyemişçinin oğlunun böyle bir ATV'si vardı, siyah rambo atlet giyer ATV'ye binerdi. Kendini çok havalı zannederdi garibim, biz çok dalga geçerdik onla, orası ayrı.
Cybersoft şirket pikniği
ATV Motorla tur atarken, önde Uğur, arkada ben..
ATV Motorla gezerken :) Yine şöför koltuğunda Uğur var.
Dün ATV motor'a o kadar çok bindik ki bacaklarımın her yeri dayak yemişim gibi mosmor oldu. Akşam fark ettim morlukları. Galiba bir yerlere vurmuşum binerken. Ama buna değdi. Bir daha nerde bineceğim ATV motora. Süper bişi.

Neyse bugün kısa şort giydim halı yıkadım, mor bacaklarımı görenlere "kocam beni dövüyo deyze" dedim, şaka şaka kim görcek yahu; o kadar uzağa gitmekle uğraşmadık, balkonda yıkadık halıları :):) Çok yoruldum. 2 tane yolluk, 2 tane battaniye ve bir kaç tane de paspas yıkadım. Sonra annem perdeleri yıkamış, onları da bana taktırdı. Evin erkek kızı benim vesselam.

Bugünkü en komik olaylar şöyle devam ediyor. Evde, küçüken giydiğimiz bir kot etek var. Beli dar, dize doğru bolalan bir etek. Kardeşim Pınar eteği tersten giymiş, "bak abla bu etek hala geliyor, ben giydim" diyor :))

İkinci olay ise daha komik. Cep telefonumu buzdolabında unuttum. Bütün gün dolapta kaldı garibim, ben de nereye koydum diye tüm evi aradım durdum. Kardeşim buzdolabından gelen sesi duymuş da saolsun çıkardı ordan.  Çıkarır çıkarmaz 15 dereceye ulaştı sıcaklığı, hızla artıyor, aslanlar gibi çalışıyor Androidim. Şu anda 30 derece. Demek ki normalde bu derecelerde çalışıyor. Aslında buzdolabına koymamın sebebi gündüz güneşin altında kalmış çok ısınmıştı, keşke o zaman da baksaydım sıcaklığına :) Biz Amerika'da LasVegas'ta çölde yaşıyorduk, cep telefonlarımızı buzdolabına koymazsak çalışmıyordu.

Ha bir de son olarak temizlik yaparken ojelerimin fotoğrafını çektim. Hep istemişimdir bir kere ben de kalp yapayım ojelerimle diye. Herkes yapıyor ben niye yapmıyorum diyordum. :p
Ojelerinden kalp yapmayanı dövüyolarmış.

Bundan sonra foto blog tutacağım. Ama çok fotoğraf çekmem gerekecek. Bugün halı yıkarken de fotoğraf çekseydim iyiydi, ama nasip işte telefonu buzdolabında unutunca bütün gün telefonum nerdeee diye sızlandım durdum.

Görüşürüz layf çikotet blog (bu da kuzenim Esra'nın bloguma taktığı isim).
***

Kendini kurtaracak tek kişi....

sensin...

23 Mayıs 2013 Perşembe

Book learning alone won't be enough.

"Computer science education cannot make anybody an expert programmer any more than studying brushes and pigment can make somebody an expert painter." 

- Eric Raymond, author of The New Hacker's Dictionary.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Takılar Anlamlıdır

Ben ilkokuldayken neredeyse bütün kolye ve tokalarımız hediye olurdu, herkes birbirine özel günlerde kolye ve toka hediye ederdi. Sonra o kolyeyi taktığımız gün soranlara kolyemizin hikayesini anlatırdık.

Geçenlerde öğle yemeğinde iş arkadaşlarım taktığım kolyenin anlamını sordular. O anda onun bir anlamı olmadığını, gidip bir dükkandan aldığımı hatırladım. "Bilmem, galiba hiçbir anlamı yok" dedim, "Sence anlamı ne olabilir?". İçlerinden biri "Dur ben tahmin edeyim" dedi, "İçiçe geçmiş halkalar, iki insanın kaderinin çakışacağını ve bir daha asla ayrılmayacağını anlatıyor..." diye devam etti. Şaşırdım. Ama doğruydu. Keşke bunu bana birisi vermiş olsaydı ve her taktığımda onu hatırlasaydım dedim.

Şimdi bakıyorum bütün kolyelerimi kendim satın almışım, hiç birinin hikayesi yok. Evet arada hala sakladığım eski anılara sahip takılar var. Onlara özenle bakıyorum. Anı biriktirmek çok hoşuma gidiyor. Mesela bana alınan gülleri de hep kitap aralarında saklamışımdır. Huy mu dersin, yoksa ergenlik mi bilmiyorum.

Artık takı ve kolye satın almamaya karar verdim, çünkü birinin alıp hediye etmesini, ona bir anlam kazandırmasını, bir hikayeye sahip olmasını istiyorum. Hem de bunu çok istiyorum.

5 TL verip satın alınabilecek bir kolyeyi alıp hediye etmek çok basit bir şey. Ama anlamı çok büyük. Herkes benim gibi değil elbette. Bazı insanlar takılara anlam yüklemiyorlar. Ama fark ediyorum, herkes içten içe taktığı şeylerin bir anlamı ve hikayesi olmasını tercih ediyor. Mesela nişan/evlilik yüzükleri de o şekilde değil mi? Onların sizin için bir anlamı ve hikayesi var, o yüzden onu diğer bütün takılardan daha çok seviyorsunuz. Tabii ki düğünlerde eş dostun size taktığı takıların çoğunu bozdurup yatırım yapıyorsunuz, ama bazen öyle özel bir kolye hediye edilir ki, onu belki de saklar gelecekte torunlarınıza takarsınız. Ne kadar anlamlı olur değil mi...

Bakıyorum erkekler takılara anlam yüklemekte zorlanıyorlar. Erkekler için çok çeşitli takılar üretilmiyor, o yüzden belki de takı takmıyorlar, ya da toplum baskısı yüzünden takı takamıyorlar. Ama sorduğunuzda çoğu erkek takı takınca rahat hareket edemedikleri için takmadıklarını söylerler. Ama bir kadın için takı vazgeçilmezdir, stilinin parçasıdır, ve ruhu vardır takıların.

Geçtiğimiz kış, yani 14 Şubat'ta, en yakın çocukluk arkadaşım bizde kalmıştı, akşam o kadar mutsuzduk ki, hayatımızda bir şeyleri değiştirmek için çaba harcamamız gerektiğini ve evrene mesaj göndermemiz gerektiğini düşündük. Sabah beraber çarşıya çıktık, ilerde seveceğimiz erkeklere verilmek üzere birer bileklik aldık. Deri bilekti. Benimki siyah, onunki kahverengi. Takılara anlam yüklemek bizde ilkokuldan beri oluşmuş bir duyguydu. O yüzden bu bilekliklerin bir hikayesi olacaktı.

Sonra bendeki bilekliği bir kaç ay odamda nezih bir yerde sakladım. Bilekliğe çok büyük bir anlam yüklemiştim, çarşıdan 3TL'ye satın almış olsam da benim için çok kıymetliydi. Ardından o kişi ile tanıştıktan sonra çok beklemedim ve bilekliği ona hediye ettim. Tam ona göreydi. Bileğine taktım ve ilk başta garipsedi. Çünkü hayatında hiç bileklik takmamıştı. Ertesi buluşmaya geldiğinde bileğinde ona hediye ettiğim bilekliği göremedim. Bilekliğe ne olduğunu sordum, o gün akşam eve gidince bağlarını çözememiş, bu sebeple iplerini kestiğini söyledi. Nerden bilsin oğlan bilekliğin kolayca sürükle bırak yapılarak açılıp kapandığını. Ben de nasıl açacağını biliyor sanmıştım. Hayatında hiç bileklik takmadığını unutmuşum. Ama bilekliği takmadığı için çok üzüldüm. O üzüntümü bir kaç kez dile getirdim. Hala o bileklik bağlanarak takılabilirdi. Ama o takmamayı tercih etti.

Hala üzülüyorum bilekliğime benim verdiğim değeri göstermiyor diye. Ya da bilmiyorum, o sadece basit bir bilekliktir. Demek ki takılara anlam yükleyen sadece biz kızlarız.

Bu yıl doğum günümde 1 tane bile takı hediyesi gelmedi. Konuşan ayıcık bile hediye edildi ama bir takı hediye etmek kimsenin aklına gelmedi.

Takılar, anlamlı ve sonsuza dek anlamını koruyan şeylerdir. Takılar... bazen sevinç bazen hüzün kaynağıdır. Ama birisine takı hediye edilmesi kadar güzel başka bir şey olamaz. Tabii ki kıymet bilene.

***

21 Mayıs 2013 Salı

Nedensiz Bekleyiş

Mutluluktan vazgeçmek için, ne büyük güç ve fedakârlık ve hatta dürüstlük gerekir, öyle değil mi?
     -- Guy De Maupassant / Bekleyiş *

Benimle birlikte odamdaki her şeyin çok yalnız olduğunu fark ettim. Kitaplarım, kıyafetlerim, makyaj masam. Hepsi terk edilmiş hepsi yalnız. Aramızdaki terk fark onlar hep bekliyorlar, sanki sonsuza dek bekleyecek gibi bekliyorlar. Sessizlik içinde. Aralarına devamlı onlar gibi terk edilmiş yeni şeyler katıyorum. Yeni kıyafetler alıyorum, oraya koyuyorum, ve sonsuz bekleyişine terk ediyorum. Hiç yüzlerine bakmadan geçiyorum oradan. Odamdaki her şey bekliyor. Hiç kıpırdamadan. Bense artık beklemiyorum.

Önceden beklediğim zamanlar vardı. Ağladığım zamanlar. Yere yüzüstü uzanmış, ağlayıp tavanı seyrettiğim ve 20'li yaşlarda ölmenin ne kadar güzel bir şey olacağını düşündüğüm zamanlar. Depresyon böyle bir şeydi işte. Bekliyorsun. Sonuna kadar beklemeye azim etmişsin. İçten içe bir mucize bekliyorsun. Onlar da bekliyor, sen de. Odamdaki şeyler beklerken, sonlarının ne olacaklarını bilmiyorlar. Ama ben sonumu biliyorum. O yüzden artık beklemiyorum.

Geçenlerde güzel bir kaktüs aldım odama. Dikenleri o kadar güzeldi ki, insan seyrederken doğanın bir mucizesi diyordu. Sonra onu da odadaki diğer şeyler gibi terk ettim. Kaktüsün inatçı, huysuz ve dikenli hali bana beni hatırlatıyordu. Kimseyi yanına yaklaştırmıyor, yaklaşanların canını acıtıyordu. Ama o da bir canlıydı. Onun da ayda bir defa da olsa can suyuna ihtiyacı vardı. O herkesin canını yakıyordu, hayat da ona can suyunu vermeyip eziyet ediyordu. Kaktüsler böyledir. Seversin ama ondan kurtulmak da istersin. Bitmek bilmeyen bir ızdıraba sokar seni. Terk ettiğinde kurumaya başlar. Kuruyup solması diğer çiçekler gibi bir günde olmaz, aylarca sürer. Hep inatçı bir umut taşır içinde. Umut kesmeye karşı sürekli mücadele eder. Bir kaç ay hayatla mücadelesine devam eder ama sonunda beklemeye yenik düşer. Vazgeçer yaşamaktan. Çünkü bütün sevinç kaynakları kurumuştur.

Bir kaktüs kadar olamamıştım. Ne yenmiş ne yenik düşmüştüm. Zafer kimindi? Zafer diye bir şey yoktu. Beklemekle hayat geçmiyordu. Her şey çok yalnızdı. Belki yarabandı gibi yalnızlıkla yaralarımızı kapatıyorduk. Kitapların, şarkıların ve rüzgarın sesinin anlatmak istediği şey hep yalnızlıktı. Kötüydü. Kötüydüm. Çünkü hayat kötüydü.

Oturdum. Baktım ileri doğru. Ne gördüm biliyor musun. Zamanın geçtiğini gördüm.

Seval U.

***

17 Mayıs 2013 Cuma

Goboti.com güvenilir mi?

Eveet yine bir başka e-ticaret sitesi ile başbaşayız. Biliyorsunuz internetten alışveriş yaptıkça blogumda siteler hakkında yaşadığım deneyimi yazıyorum. Ben kendim yaşadığım şeyleri buradan yazarak diğer kullanıcılara rehber olmaya çalışıyorum. Bazen kötü bazen iyi şeyler yazıyorum.

Bugünkü yazımda sizlere yine bir başka internet eticaret sitesini anlatacağım. Bakalım Goboti.com'dan yaptığım alışverişten memnun olmuş muyum. Okuyalım :)

Öncelikle Goboti'den alışveriş yapmamın sebebi, erkek arkadaşımla aynı özgün tasarıma sahip tişörtler giyebilmekti. Yani Goboti'den aynı tasarıma sahip hem kız hem erkek tişörtü alabiliyorsunuz. Ama öncelikle sitenin güvenilirliğini test etmek ve servisin + tişörtlerin kalitesini  görmek için sadece bir tane kız tişörtü sipariş etmeye karar verdim.

Tişört tasarımları çok güzeldi, seçmekte zorlandım. Siteye login olmadan tasarımları inceleyebiliyorsunuz. Satın almaya karar verdikten sonra siteye kayıt oldum. Facebook login kullanarak kayıt oldum. Bu esnada sıkıntılar yaşadım ve kayıt sürecindeki sıkıntıları sitenin adminine eposta olarak gönderdim. Tek tek her bir yorumuma/eleştirime cevap verdiler.

Mesela "bildirim almak istemiyorum" diye işaretlememe rağmen her defasında bildirim geliyordu ve sistemde "bildirim al" kısmı işaretli geliyordu. Ya da eposta adresimi güncelleyemiyordum. Veya hesabımı silmek istediğimde öyle bir seçenek olmadığını gördüm. Veya tişört tasarımlarına yorum yaptıktan sonra yorumumu editleyemiyor ya da silemiyordum. Bu tarz şeyler için hiç çekinmeden info@goboti.com adresinden admin ile iletişime geçebilirsiniz. Teknik sıkıntıların haricinde sitenin tasarımı ve hizmet kalitesi iyiydi.

Gelelim tişörtlere. Social Chick * isimli tişörtten sipariş ettim. Toplamda bana kargo dahil 29.99'a mal oldu. Kredi kartı ile tek çekim ödeme yaptım. 3 veya 6 taksit şeçenekleri de vardı ama 29.99 liracık için ne gerek var dedim. Ben alışveriş Pazar günü yapmıştım, Çarşamba günü kargoya verildi, Perşembe de elime ulaştı. Dipnot: Ankara'da ikamet ediyorum.

Medium beden satın almama rağmen tişörtüm bildiğiniz LCWaikiki'nin XL bedeni geldi. Yani o kadar geniş :) Ölçüm tablosunda 64x43cm olarak görünüyor. Bana XS iyi olurmuş ama o zaman da ya omuzları dar gelseydi :/ -Edit: Maalesef denediğim zaman bedeninin tam olarak normal kesim Medium olduğunu anladım, çünkü bana tam oldu :) İlk giydiğim zaman vücuduma yapışmıyordu, yani rahat bir kesimdi. Yalnız yıkayınca çekti, tam vücuduma oturdu. - Neyse bol ve ferah şekilde giyerim ben bu M beden tişörtü, şimdi değiştirmekle uğraşamıycam. En azından boğaz kısmı geniş, yani tam istediğim gibi. Üzerindeki tasarım çok hoşuma gitti, tasarımcı Doğan Kılınç'a teşekkür ederim. İşte bu da tişörtüm:


Tişörtün kumaşı güzel. Daha yıkamadım. Eğer yıkayınca çekerse veya ağzı-gözü kayarsa burdan size bildiririm. -Edit: Yıkadım ve hafif çekti, ütülerseniz açılır :) Deseninde solma yok ama üzerinde beyaz pamuklar oluştu.- Şu anda memnunum. En azından bu siteden Erkek tişörtü de alınabilir diyorum. S bedenden XXL bedenine kadar mevcut. Goboti iyi iş çıkarmış.

İyi alışverişler.

E-Ticaret Sitesinin Künyesi

Adı: Goboti
Websitesi: http://www.goboti.com/
Müşteri memnuniyeti: 9 / 10
Güven: 10 /10
Ürünlerin Doğru Yollanması: 10 / 10
Ürün İadesi: Tecrübe edilmedi
Geri İade Süresi: Ürünü aldıktan sonra 7 gün içinde
Kargo Ücreti: Yok (Yurtiçi Kargo)(bütün ürünler kargo dahil 29.99 TL)
Geri iade ederken kargo ücreti: Bilinmiyor
Müşteriye geri bildirim hızı: 9 / 10
Twitter: @Goboti
Destek: info@goboti.com
Kuruluş tarihi: 2012
Kurucu şirket: Tasera Elektronik Hizmetler ve Ticaret A.Ş.

***
Diğer e-ticaret sitelerinde deneyimlerimi içeren yazılarım:
***
Seval U.
***

16 Mayıs 2013 Perşembe

İyi bir organizasyon nasıl yapılır? Seminer, konferans, etkinlik vb.

Yok efendim ben çok iyi organizasyon yaparım diye demiyorum, ama benim de bu çorbada azıcık da olsa tuzum olsun istiyorum. Organizasyon konusunda üniversitedeyken çok çalıştım. Büyük organizasyonlar yapmak için elimden geleni yaptım. Dikkat ettiğim hususları sizlere belirtmek isterim, yani kısacası organizasyonlarınızda nasıl daha çok insanı mutlu ve memnun edeceğinizi anlatmaya çalışacağım. Yok ben kimseyi mutlu etmek istemiyorum, beğenmeyen bir daha gelmesin diyorsanız siz bilirsiniz. Tabii ki herkesi memnun etmek mümkün değil, ama yine de deneyebilirsiniz.

1. Liste yapın. Öncelikle liste yapılır. Bu listeyi gerçek kağıt-kalem kullanarak oluşturun ve daha sonra onun fotoğrafını çekip cep telefonunuza yedekleyin. Ya da hiç uğraşmayın direk bilgisayarda yazıp bu listeyi organizasyonda çalışacak kişilere mail olarak da gönderin. Bence liste yapmak önemli, yoksa insan yapacağı şeyleri unutuyor. Biz de insanız unuturuz. Ben seminer yapılacağı zaman neler yapacağımı listelerim, bu listeden örnekler (belki sizin aklınıza gelmeyecek şeyler vardır, bir göz atın):
  • Destek sağlayacak kurumlar/dernekler tespit edilecek. (Mesela Tubitak, Türkiye Bilişim Derneği, LKD, OSUM SUN, IBM ve EMO vb..)
  • Katılımcıların kapıdan girerken sorun yaşamaması için güvenlikle konuşulacak.
  • Etkinliğin tanıtımı için Ankara’daki bütün üniversitelere afiş bastırıp gönderilecek. Her okula 10 afiş gönderilmesi yeterli. Kendi üniversitemize daha fazla asarız.
  • İnternetten tanıtım yapılacak, Twitter, Facebook, Fazlamesai, Webrazzi, bloglar vb.. 
  • 250 Boyunluk satın alınacak ve kartvizit bastırılacak. 
  • Seminerler sırasında dağıtılmak üzere stickerlar bastırılacak. 
  • vs. vs............
2. Görev paylaşımı yapın. Görevleri o işi en uygun yapacak kişiye vermeye çalışın. Eğer öyle bir insan yoksa, o halde o görevi yapmak size kalır. Kendinize güvenin; bir başkasına ihtiyacınız olmadığını düşünün ama aman diyim diğerlerine bunu hissettirmeyin :) Fakat sakın bütün görevleri tek başınıza yapmaya kalkmayın. Binlerce görevi aynı anda yapmaya kalkarsanız stres olur saçlarınızı yolmaya başlarsınız. O yüzden, mesela; fotokopi çektirmek gerekiyorsa, fotokopi işini birisine verin gitsin. Ortak karar verebilmek önemli. Her ne kadar lider siz olsanız da, organizasyonda görev alacak olan herkesin fikrini alın ve yardımcı olabilmeleri için onlara fırsat verin.

3. Tarih ve yer seçin. Eeeeh yani. Bunu da ben söylemiyim! Tarih ve yer önemli. Bu konu genelde bir kaç ay önceden yapılmalıdır. Bazı konferans salonları çok yoğun olduğu için, önceden rezervasyon yaptırmanız gerekir. Ben son haftaya kadar tarih&yerin belli olmadığı etkinlikler gördüm. Tam bir rezillikti diyemem ama yine de daha iyisi olabilirdi. Tarih olarak haftasonu - genelde Cumartesi - seçin. Eğer haftaiçine denk gelecekse Perşembe ve Cuma günleri idealdir. Tekrar ediyorum: Tarih önemli. Çünkü yağmur-sel-kar gibi doğa olaylarına yakalanmamak için güzel bir tarih seçmelisiniz. Saat olarak da öğleden sonrayı tercih ederim. Mesela 15:00-18:30 arası. Bazı etkinlikler tüm gün sürüyor, onların sabah 9'da başlamasını saçma buluyorum, kimse gitmiyor sabah 9'daki seminere. Bence sabah 10:30'da başlamalı.
4. Kayıtları kapatmayın. Önceden kayıt alın. İnternetten form oluşturup kayıt almak artık çok kolay. Mesela Google Drive'da bir form yaratabilirsiniz. Kayıtları asla kapatmayın. Kayıtları erkenden kapatıp bomboş seminer salonlarında sunum yapanlar gördüm. Eğer sizin 2 bin kişilik etkinliğinize 1 milyon kişi geleceğim diyorsa, o zaman kayıtları kapatabilirsiniz. Eh artık 1 milyon kişi olmuş, kapatıverin dimi. Ama 2 bin kişilik bir etkinliğe 10 bin kişi geleceğim derse zaten 2 bin kişi gelir. Çünkü bedeva. İnsanlar beleş etkinliklere geleceğim der gelmez. Bazıları gelir. Bu oran yani %20. Zaten her gelen bütün gün sizin konferansınızda oturmaz, biraz oturur gider. Mesela 2 günlük bir etkinlik düzenliyorsanız 1. gün gelenler 2. gün de gelecek diye bir kaide yok, ki zaten gelmezler. Sonra seminer salonlarınız bomboş kalır. Bir de sadece internetten kayıt olanlar gelebilir diye bir şey yok, etkinlik girişinde de kayıt alınır. Herzaman.

5. Fotoğraf çekecek birini ayarlayın. Eğer öyle biri yoksa siz kendiniz fotoğraf çekin. İnsanlar etkinlikten sonra yayınlanan fotoğraflarda kendilerini görmekten mutluluk duyarlar. Eğer fotoğraf çekinmek istemeyen varsa zorla çekin onu:) Genelde bir çok insan fotoğraf ve video çekinmeyi ve onları hatıra olarak saklamayı sever. Herkesi çekmeye çalışın, bol bol sunucu ve konuşmacıları çekin. Ziyaretçileri de çekin. Fotoğraf çekimi için seminer salonunun yanında özel bir yer ayarlayın. Ayrıca duvara reklam asabilirsiniz, böylece fotoğrafların nerede çekildiği görülmüş olur. Sonra bu fotoğrafları herkesin ulaşabileceği bir adrese -internete- koyun. Sosyal medyaya bol bol fotoğraf koyun. Hem reklam yapmış olacaksınız, hem de insanları mutlu etmiş olacaksınız.

6. Konuşmacıları iyi ağırlayın. Konuşmacılar şehir dışından geleceği zaman; onların uçak biletleri, kalacak yerlerinin ayarlanması, havaalanından alınmaları, onların öğlen-akşam yemekleri ve etkinlik salonuna getirilmeleri gibi ihtiyaçlar söz konusudur. Uçak biletini kendisi karşılayan konuşmacılar candır :) Onun dışında eğer sağlam sponsorlar bulduysanız, bu paraları öncelikle konuşmacıların ulaşım ihtiyacı için ayırmalısınız. Eğer böyle bir imkanınız yoksa ama konuşmacı kendim gelirim diyorsa çok şanslısınız. Etkinlik sırasında konuşmacıların her türlü ihtiyacı için hali hazırda görevliler olmalıdır, kulis mantığı gibi düşünün. Adam susayabilir, senden mikrofonu bir izleyiciye uzatmanı isteyebilir vs. Çok absürt olmadıkça onun her isteğini yerine getirmeye çalışın. Yalakalık yapın demiyorum, güzel davranın diyorum. Bir Madonna olmayabilir ama o da bir konuşmacı ne de olsa! Etkinlikten sonra bu konuşmacılarla organizasyonda bulunan arkadaşlar mutlaka yemeğe gitmelidir, bunu da siz ayarlarsınız. Bence konuşmacı ile iyi iletişim kurabilmek ve ilerde tekrar işiniz düştüğünde arayıp konuşabilmek için bu yemek olayını es geçmeyin. Belki etkinlikten sonra dost bile olursunuz. Eğer konuklar akşam konaklayacaksa en azından Başkent Öğretmenevinde konuklara yer ayırtın.
7. Konuşmacılara plaket veya çiçek verin. Kocaman bir organizasyonda, -mesela 20 bin liralık sponsorluk alan organizasyonda- konuşmacılara hiç bir şey verilmediği zaman abes oluyor. Vermeyen gördüm de oradan biliyorum. Hem de gönüllü konuşmacılar! Babasının hayrına mı çıkıp konuşuyor sunum yapıyor? İnsan bir teşekkür eder. Çiçek dediğin çok ucuz bir şey, konuşmacıya en azından çiçek verilmeli. Özellikle plaket verilen insanlar bu plaketleri alıp iş yerlerine ve evlerine koyuyorlar ve gururla yıllar boyunca dostlarına gösteriyorlar, böylece siz de bu etkinliği daha kalıcı bir hale getirmiş oluyorsunuz.

8. Servis kaldırın. Servis kaldırılabilir mi? Servis kaldırmak büyük bir maliyettir, fakat üniversitelerden servis kaldırılırsa çok iyi olur. Neden? Çünkü bazı üniversite öğrencileri sırf servis olduğu için etkinliklere iyi katılım gösterebiliyorlar. Hangi üniversiteye kaç tane servis gönderileceği ileride yapacağınız tanıtıma göre ve üniversitelerdeki irtibattaki arkadaşlar da konuşularak planlanabilir. TOBB ETÜ, ODTÜ, Bilkent Üni., Hacettepe Üni., Ankara Üni., Gazi Üni., bunlara servis gönderilmesi yeterli. Diğer üniversitelerden etkinliklere katılım çok olmuyor. En çok katılım Gazi'den oluyor. Ulaşım için kendi üniversitenizin ulaşım firması veya dışarıdan bir firma ile anlaşabilirsiniz. Eğer böyle bir şeye gerek yok diyorsanız, siz bilirsiniz. Biz zamanında binlerce kişinin katıldığı etkinlikler düzenledik, servis kaldırılması katılım açısından çok iyi oluyor.

9. Molalarda kuru pasta ikram edin. Etkinlik arası molalarda kokteyl şeklinde kuru pasta, kahve, çay gibi ikramlar olursa çok güzel oluyor. Ben de çok masraflı çıktım :/ Sanırsın düğün organize ediyoruz. Tamam düğün olmayabilir, sadece basit bir seminer olabilir, hatta 2 saatlik ufacık bir seminer olabilir. Yahu 1 kilo kuru pasta 10 lira.. Alıverin 2 kilo kuru pastacık, ufak ufak tabaklarla kokteyl masalarına koyun gitsin. Hem böylece katılımcıların birbirleriyle tanışabileceği güzel bir ortam yaratmış olursunuz. Bunun bir başka yöntemi de kurupastacı bir firma ile anlaşmak olabilir, böylece kurupastalar bedavaya gelir, bolca kurupasta yersiniz :)

10. Sticker bastırın. Benim organizasyonunda görev aldığım bazı etkinliklerde seminerin konusuna uygun sticker’lar bastırmıştık. Bu sticker'lar baya beğeni toplamıştı. Sticker tasarlamak çok basit ve onu bastırmak da çok ucuz. Hem katılımcılara kalıcı bir hediye vermiş oluyorsunuz, hem de onlar bu sticker'ları genelde bilgisayarlarının/cep telefonlarının arkasına yapıştırdıkları için reklam yapmış oluyorsunuz.

11. Katılım belgesi verin. Etkinlikte dağıtılan boyunluklar çoğu zaman hiçbir işe yaramıyor (hatta işe yarasa bile etkinlik bittiği zaman hiçbir işe yaramıyor). Bu kartların biraz işlevsel olması için her kartın üzerinde bir numara olması lazım. Etkinliğe girişlerde bu numaraya göre bilgisayarla kayıt alınır. Bu nedenle etkinlik girişlerinde de kayıt alabilecek gönüllülere ihtiyacınız olacak. Mesela üst üste 4 seminer yapıyorsunuz ve bir izleyicinin bu seminerlerin hepsine girdiğinden emin olmak için boyunluğundaki numarayı her seminer girişinde (kapıdan geçerken) bilgisayara kaydedersiniz. Bu işi eskiden imza ile yapıyorlardı. Etkinlik sırasında imza toplanması verimsiz olacaktır. Hem de imzaları elle saymak çok uzun zamanınızı alır. Ama sayılarla ve bilgisayarla işlemler daha hızlı olur. Şöyle bir karar verebilirsiniz, etkinliklerin yarısına katılanlara katılım belgesi verelim, ya da 4 seminerden 3'üne katılana verelim.. Belki bunlarla uğraşmak istemezsiniz ama bence katılım belgesi verin. Onu bastırmak çok pahalı bir şey değil. Hem böylece seminerlere katılan kişi sayısını artırmış ve motivasyonlarını da artırmış olacaksınız.
12. Teşekkür edin. Organizasyonda emeği geçen insanlara teşekkür edin. Ama tek tek yüzlerine karşı teşekkür edin, ya da eposta atın teşekkür edin. Onlara ismiyle hitap edin. Onlar sizin hizmetkarlarınız olmadığı için, gönüllü çalışan gönüllü emek veren insanlar oldukları için onlara teşekkür edin. İnsanları küçümsemeyin. Yapılan işleri tek başınıza yaptığınızı iddia etmeyin. Boş yere birilerinin kalbini kırmayın. Zaten etkinlik bittiği zaman en büyük kazancınız kurduğunuz yeni bağlantılar ve dostluklar olacak. Bunu hiçbir zaman unutmayın.
13. Özür dileyin. İşte son ama en önemli maddeye geldik. Özür dilemek. Yapılan yanlışlar için, kırılan kalpler için özür dileyin. Büyüklük gösterin diye demiyorum, insanlık gösterin diye diyorum. Çünkü özür dilemezseniz, yaptığınız şeyleri o insanlar hiçbir zaman unutmazlar ve hayatta başka zaman başka yerde karşınıza çıkarlar. Biliyorsunuz bir toplulukla çalışırken organizasyonlarda en büyük sorun anlaşmazlıklardır. İş yükünü çok fazla alan kişiler, görev olarak aldığı işini bitiremeyen kişiler, birbiri ile geçmişinde sorunu olan kişiler.... Bunlarla başetmek zorundasınız. Herkese eşit iş yükü düştüğünden emin olun, ama bu eşitlik bir kıza ve bir erkeğe 50şer kiloluk paketler taşıtmak değildir. Pozitif eşitliğe bir örnek: Kız 20 kilo, erkek 50 kilo diyelim. Biz buna ayrımcılık değil, eşitlik diyoruz, herkes yapabileceği kadar iş almalıdır. Sonunda çok çalışan kişiler genelde isyan edip kavga çıkarırlar. İnsanlardan anlaşmasını beklemeyin, sadece görevlerini yapmalarını ve huzursuzluk çıkarmamalarını bekleyin. Eğer çok fazla huzursuzluk çıkaran biri varsa onu gruptan atın gitsin :) Sonuçta gönüllülük ile yapılan işlerde eğlenmek ve mutlu olmak esastır. Unutmayın eğer hatalıysanız özür dileyin.

***

Bunlara uyarsanız belki güzel bir organizasyon olabilir. Fakat ordan "benim babam karun mu" dediğinizi duyar gibiyim, para olunca hiç bir sıkıntı yaşanmadan süper bir organizasyon yapılabilir. Galiba en önemli sorun para. Velakin, önemli olan ufak paralarla güzel organizasyonlar yapabilmek. İnanıyorum siz yaparsınız.

***

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Markafoni Ne Kadar Güvenilir?

Her şey bundan yıllar önce Markafoni'ye üye davet ettiğim için 10 TL hediye çeki kazanmamla başladı. Ben de çöpe gitmesin diye Markafoni'deki en ucuz mal olan Twigy marka terliği satın almıştım, ama galiba kargo ücreti ödemiştim. Sonra terlik bir gelmişti ki, birinin üstünde süs var diğerinde yok. Yani defolu. Sonra ben cahilliğimden olsa gerek terliği iade etmemiştim. Zaten parasını da ödemediğim için iade etme gereği duymamıştım. O terlik benim internetten aldığım ilk giysi sayılıyordu (Mart 2011). Ondan önce Mormani'den harddisk almıştım (Şubat 2011 *). Ama bu terlik olayının üzerine ben bir kaç yıl internetten bir daha bir şey almadım ve herkese de almaması gerektiğini söyledim durdum.

Aradan 2 yıl geçti, ben o olayı blogumda yazdım. Markafoni müşteri temsilcileri benimle irtibata geçtiler ve terliği değiştirmek istediklerini söylediler. Terlik yıllar boyunca 1 kere bile giyilmedi ve hala evde giyilmeyi bekliyor :) Ona rağmen ben parasını ödemediğim bir şey için insanları masrafa sokmak istemedim ve müşteri temsilcisine terliğimi değiştirmek istemediğimi söyledim. Onlara çok teşekkür ettim. Çünkü gösterdikleri ilgi çok nazik bir davranıştı. Onlar ilgilendikleri için internete yazdığım o blog yazısını geri sildim. Yalnız bu ilginin sonucunda ben Markafoni'ye tekrar bir şans verme ihtiyacı hissettim. İlk alışverişimi yaptım ve sonrasında başka sitelerden de alışveriş yapmaya başladım.

Terlikten sonraki ilk alışverişim çok hoştu. http://www.markafoni.com adresine girdim, tam da o sıralarda Ece Sükan'ın seçtiği özel kıyafetler satılıyordu. Ece Sükan benim moda duayenimdir. Kendisini büyük bir mutluluk ve hayranlıkla takip ediyorum. Onun seçtiği parçalar o kadar güzeldi ki, ba-yıl-dım. Böylelikle Markafoni'den bir kaç parça şey satın aldım. Her alışverişte kredi kartımı kullandım ve taksit yaparak aldım. Kapıda ödeme seçeneği benim bildiğim kadarıyla hala yok. Ama başka e-ticaret sitelerinde bu tarz özellikler oluyor.

Satın aldığım her şey güzeldi hoştu ama kargo gelince baktım ki bazı ürünler yine hatalı geldi, bunları yazının sonuna doğru yazacağım :)

Normalde 50 liradan aşağı alamayacağım elbiseleri Markafoni'den 15-20 liraya satın aldım. Kargo konusunda da hiçbir sıkıntı yaşamadım. Markafoni hangi kargo şirketini kullanıyor diye soruyorsanız, ürünleri Yurtiçi Kargo ile gönderiyorlar. Süre olarak da diğer e-ticaret sitelerine göre daha uzun bir sürede gönderiyorlar. Mesela İstanbul'dan Ankara'ya gönderilecek bir ürünü 2 haftada gönderiyorlar. Ama zaten size 2 haftadan önce gönderecekleri sözünü vermedikleri için sorun olmuyor. Benim ürünlerim söylenen zamanda elime ulaştı.

Ben kargo ücreti olarak Yurtiçi Kargo'ya 5.90 TL ödemiştim ama bazen öyle bir gün oluyor ki kargo bedava oluyor. İşte o günleri yakalamak lazım. Genelde telefona mesaj atarak ve Twitter'dan duyuruyorlar: @markafoni adresini takip ederseniz yakalarsınız. Ben kargo ücretini ödememe rağmen Markafoni'den alışveriş yapmayı sevdim. Sonra bu bende bağımlılık yaptı. Her gün "Bugün ne varmış" diye Markafoni.com'u açmaya başladım.

Fakat ürün seçmek çok zaman alıyor. Tek tek her markayı açmak, tek tek ürünleri gezmek... Daha sonradan artık Markafoni'yi sadece ihtiyacım oldukça açmam gerektiği kanaatine vardım.

Aslında benim ihtiyacım belli. Sadece iş yerinde giyebileceğim kıyafetler alıyorum. Elbise, topuklu ayakkabı, kalem etek, ceket vs. Fakat benim mesleğime göre bir kıyafet bulamıyorum. Markafoni'de meslek gruplarına özel kıyafet satılsa keşke. Mesela ben bir bilgisayar mühendisiyim ve giydiğim kıyafetlerle bunu yansıtmak istiyorum. Örneğin tişörtlerimde bilgisayar/programlama temalı espriler olmasını tercih ediyorum. Ya da mesela 9 saat oturarak çalıştığım için şık görünen ama rahat kıyafetler giymek istiyorum. Mesela döpiyes altına spor ayakkabı giymek gibi. Ya da döpiyes görünümlü eşofman! Ya da kot pantolon üstüne ceket (pardon bu zaten vardı:) ). Ceket altına tişört (bu da mı vardı?). Cekette yine bilgisayar temalı espriler: mesela wolkman takma yeri vs. Ya da Iphone için özel cep! Benim meslek grubumdaki kadınlar rahatlığı ve esprili şeyleri seviyorlar. Ya da "Trust Me I am an Woman Engineer" yazısı. Bana bunlarla gelin!

Neyse biz dönelim Markafoni'ye. Sitede ürün kapma yarışı var. Her gün ürünler kapışılıyor. Başkası sizin beğendiğiniz ürünü kendi sepetine koyunca onun satın almasını veya sepetten çıkarmasını bekliyorsunuz. O bırakana kadar siz sepetinize ekleyemiyorsunuz. Kaç beden olursa olsun. Mesela 19 liraya bir elbise beğendim diyelim -tabii bu fiyata olunca gerçekten kapışılıyor-, hem de 38 bedeni mevcut ama bu üründen birisi sepetine koymuş diyelim, onun sepetinden çıkarması için 30 dakika bekliyorsunuz. Sırayla herkes sepetine koyup yarım saat sepetinde tutuyor ürünü. Zaten yarım saat içinde satın almazsa, ürün sepetten otomatik düşüyor. Ama ya alırsa ürün hemen tükeniyor. Al alabilirsen :)


Bazı ürünler eski sezon. Hepsi yeni sezon falan değil. Mesela firmanın geçen kış satamadığı elde kalan ürünleri yaz başında Markafoni'den %90 indirimle satılıyor. Mesela Koton'dan 2 yıl önce aldığım kazak Markafoni'de satılıyordu, bu durum ben de Koton'un eski sezonları elden çıkarmaya çalıştığı duygusunu uyandırdı. Bunu Twitter'dan yazdım ve Markafoni'den hemen bana ulaştılar, beni telefonla arayıp bilgilendirdiler. Hem eski sezon hem yeni sezon satılıyormuş. Bence bu durum sorun değil, indirim olduğu müddetçe. Markafoni'nin müşteri temsilcileri çok iyi ilgileniyorlar, bu konuda tebrik ediyorum kendilerini.

Sonra kışın Ankara Kentpark'ta gezerken marketten Doritos aldık. İçinden 25 TL'lik Markafoni indirim kuponu çıktı. Sırf onu harcamak için yeniden alışveriş yaptım. Bu alışverişim sonucunda bana gönderilen ürünlerden bazıları yine hatalı gönderildi! Daha önceki alışverişimde de aynısı olmuştu. Defalarca bunu yaşadıktan sonra Markafoni'ye şikayet bildirimi gönderdim. Umarım ciddiye almışlardır.

Ürünlerde ne gibi hatalar vardı:

- Ürünün rengi yanlış geldi (pembe istemiştim, mor geldi), hatta siparişlerim bölümünde gördüğüm fotoğrafta da pembe idi). Zaten ben ürünü seçerken de fark etmiştim, pembe fotoğraf koyup altına tanıtım bölümünde başka bir renk yazıyordu. Herhalde bu bir hata değildir, bilerek yapmışlardır diyerek ona takılmamıştım. Ama ürün birden pembe yerine başka bir renk geldi.

- Montun cebi yırtıktı. Cebinin birisi komple iptal, içindeki astar dikilmemiş, yırtık pırtık duruyordu. Bu sebeple cep kullanılmaz durumdaydı. Herhalde bu cep hatası ürünü gönderen kişilerin dikkatini çekmemiştir. Nerden bilsin adam ceketin cebinin yırtık olduğunu?

- Badi almıştım, önünde ve arkasında kocaman delikler vardı. Hani güveler yemiş de delik olmuş gibiydi. Bunun için özel bir şikayet iletisi yolladım, çünkü bu ürünü koyan adam zaten şöyle bir kaldırsa direk o kocaman delikleri görebilirdi! Ürünü adam koyarken eline alıp bakmamış bile. Bunları düzeltmeleri için şikayetime ekledim. Düzelteceklerini söylediler.

- Elbisenin bedeni yanlış geldi. Yuh dedim ya! Resimlerdeki gögüsleri 90 beden olan mankenin üzerinde mükemmel duran 36 beden elbisenin büyük bedeni bana gelmedi (Kesinlikle o mankenlerden daha zayıf olduğumu iddia ediyorum). Hayret bişeyler. Mankenin omuzlarını veya gögüslerini hiç mi sıkmadı bu elbise? Nasıl giydirdiniz bu elbiseyi o kızcağıza, nasıl çekebildi o fermuarı anlamadım. Bence manken kızımız da fermuarını çekemedi! Ama onlar onu kamufle edip yine de ürünü fotoğrafladılar ve bize sattılar. Tabii ki iade ettim ama buna değer miydi? Ürün taa İstanbul'dan Ankara'ya geldi ve geri İstanbul'a döndü. Bence bu beden konusunda mankenlerle çalışırken kızcağızların fikrini de alsınlar. Kız mesela bunun kolları bana dar geldi diyorsa, ürünü web sitesine eklerken "kolları dardır" şeklinde not düşsünler. O manken kıza gelmeyen kıyafetler Türk kızlarına nasıl gelsin?

Herhalde Markafoni'nin hatalı ürün gönderme oranı 2/10. Çok mu acımasız oldu :) Şu anda Markafoni'de 700 küsür kişi çalışıyor. Kim suçlu? Hiç biri. Kimi suçlayabilirsin ki? Bu sorunlar hala devam ediyor. Düzeltmeleri için bir 700 kişi daha işe almaları lazım :) Ama buna değer mi, orasını araştırmak lazım. Ne olacak 10 üründen birkaç tanesi hatalı geldi diye yorgan mı yakacağız? Ücretsiz iade edersin olur biter.


Markafoni'yi her şeye rağmen hiçbir güvenlik endişesi yaşamadan alışveriş yapabildiğim için çok seviyorum. Hatta Şubat ayında Markafoni'nin Video yarışmasına katıldım: http://life-chocotech.blogspot.com/2013/02/onu-ben-kapmalym.html Yarışmayı kazanamadım, hatta ilk 10 içerisine bile giremedim ama olsun :D Yine de videoyu çekerken eğlendim. Video'da görünen ev ve yatak bana ait. Oyuncu kızımız da öz kuzenim olur. Keyifli bir çekim olmuştu. En azından bu tarz yarışmalar beni sanatsal aktivite yapmaya itiyor. Boş yere mi okuduk Güzel Sanatları.

Markafoni.com maceram bununla bitmedi. Twitter'daki yarışmalarına katıldım. Mesela bilmem ne hash tag'ı ile Twit atan en yaratıcı kişi şu kadar indirim kazanacak gibi yarışmalara katıldım. Hiç birisini kazanamadım ama bir keresinde ilk Twit atan kişilerden birisi olduğum için bana süper bir DVD albüm yolladılar. Twitter'daki yarışmaları kazanamıyor oluşumu artık takipçi sayıma bağlıyorum. Ben kazansam sanki bana torpil yapılmış gibi duracak, çünkü epey bir takipçim var:P Şaka şaka, tabii ki yaratıcı twitler atamadığım için kazanamıyorum, doğruya doğru. İnşallah bir gün kazanırım :)

Bence Türkiye'nin en profesyonel ve dikkat çeken eticaret markası Markafoni. Türkiye'de böyle bir girişim olduğu için çok şanslıyız. Markafoni, her şeyiyle eticaret sektöründe maddi-manevi bir değer yaratıyor. Bu değerin devamını dilerim. Kurucuları Tolga Tatari'nin hayatı ve başarıları hakkında bir yazıyı şurdan, yönetim kurulu başkanı Sina Afra'nın hayatı hakkında bir yazıyı ise şurdan okuyabilirsiniz.

İyi alışverişler diliyorum.

E-Ticaret Sitesinin Künyesi

Adı: Markafoni
Websitesi: https://www.markafoni.com/
Müşteri memnuniyeti: 10 / 10
Güven: 10 /10
Ürünlerin Doğru Yollanması: 8 / 10
Ürün İadesi: 10 / 10
Geri İade Süresi: Ürünü aldıktan sonra 1 ay içinde
Kargo Ücreti: Yurtiçi Kargo 5.90 TL
Geri iade ederken kargo ücreti: Yok
Müşteriye geri bildirim hızı: 10 / 10
Twitter: @markafoni
Destek: bilgi@markafoni.com
Kuruluş tarihi: 2008
Kurucu şirket: Vipindirim Elektronik Hizmetler ve Tic. A.Ş.

***
Diğer e-ticaret sitelerinde deneyimlerimi içeren yazılarım:
***

Seval U.
***

12 Mayıs 2013 Pazar

Hatay'da Bombalı Saldırı 11 Mayıs 2013 - Bomb Attack in Turkey Hatay 11 May 2013

Hatay Reyhanlı'daki 11 Mayıs 2013 akşam saatlerindeki saldırıda ölü sayısı 46'ya çıktı, hala hastanede tedavi gören 51 yaralı var. Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu 12 Mayıs 2013 sabah saatlerinde TV'ye çıkıp resmi açıklama yaptı. Onun dışında dünden beri medyada bu hain terör saldırısını göstermek yasaklanmıştı. Hala da yasak. Hatta internet üzerinden haber yapılması da yasaklanmıştı. Dün akşam saldırının görüntülerini Reyhanlı'da yaşayan vatandaşlardan (sosyal medya aracılığı ile) alabildik. Galiba hükümet, medyanın olayı dramatize etmesinden ve halkın ayaklanmasından korkuyor. 46 candan bahsediyoruz. Onların içerisinde siz de olabilirdiniz. Tepkimizi göstermezsek bu olaylar devam edecek. Ama her defasında olayların üstü örtbas edilecek. Suçlular cezasını çekmeyecek. Bir milletvekili çıkıp nasıl olsa 1 gün sonra unutulur diyecek. Ne yazık ki daha önce çok defa dediler. Şaka gibi bir ülkede yaşıyoruz. Yazık.

---

There was a bomb attack in Turkey Hatay Reyhanlı which occured at evening hours of May 11, 2013. Number of people killed are now 46, and there are still 51 injured people in hospitals. Ahmet Davutoğlu who is Minister of Foreign Affairs explained details about this terrorist attack on TV at the morning hours of May 12, 2013. Instead of him, there is a ban on all TV channels so they couldn't show any images or any videos of the bomb attack. Displaying the attack was forbidden on Turkish media. We got the last images of Reyhanlı after attack from the people who live there via social media. I guess, the government is afraid of that media could dramatize the news and the public would revolt the attack. But it should be. Because we are talking about 46 DEAD PEOPLE. You might be the one of them! These bad events will continue if we do not show our reaction. However at each time, all attacks will be concealed. None of criminals and terrorists will be punished, none of them will be condemned. And one of Turkish deputy is going to talk about such like that "Anyhow it will be forgotten after 1 day". It is a pity that they do it before, they said that more times. Such a shame.

Hatay Reyhanlı Bombalı Saldırı Görüntüleri 1

Hatay Reyhanlı Bombalı Saldırı Görüntüleri 2

Hatay Reyhanlı Bombalı Saldırı Görüntüleri 3

11 Mayıs 2013 Cumartesi

I'm with you...

Hiç soğuk ve yağmurlu bir havada dışarda tek başına dikilip terk edilmişliğin verdiği acıyı yaşadın mı? Boşluğa doğru bakıp hiçbir zaman gelmeyecek birisini beklediğin oldu mu? Hayatı sorguladığın ve her şeyin anlamsız olduğunu düşündüğün? Bazen o anlara dönüp hissettiğin mutsuzluğu ve hiçliği tekrar tekrar yaşarsın. Özellikle bir şarkı dinlerken. Bazen bu şarkının ne anlatmak istediğini senden başka kimse anlayamaz.. Özellikle "isn't anyone trying to find me?" diye isyan ettiği zaman göz yaşlarına hakim olamazsın. Çünkü bilirsin. Kimse yoktur. "Won't you take me by the hand?" diye sorduğu zaman bunu defalarca sorduğunu hatırlarsın. Kalbinin sıkıştığını hissedersin. Nefes alamazsın. Elini uzattığında tutan kimsenin olmadığını, seni kurtaracak hiç kimsen olmadığını, hayatta tek başına olduğunu bir kez daha hatırlarsın. Her şeye yeniden başlamak istersin. Yeni biz insan, yeni bir yüz, yeni bir yürek ararsın. Senin bildiğin kimse yoktur, herkes yabancılaşır. Kimse içindeki çığlıkları duyamaz. Yeni bir yer ararsın. Gidecek hiç bir yerin yoktur. Ölsen bu dünyadan hiçbir şeyin eksilmeyeceğini bilirsin. Varlığın bu dünya için hiç bir şey ifade etmez. Ama dünya senin sırtında kocaman bir yük gibidir, taşıyamazsın; nefes almana engel olur, yaşayamazsın. Ne kadar ağlarsan ağla o ağırlıktan kurtulamazsın. Sorgularsın, devamlı sorgularsın. Birisini ararsın. Olmayan birisini. Onun geleceğini ve seni kurtaracağına inanırsın. Bir mesih beklersin. Hiçbir şey yolunda gitmez. Çaresizliğini fark edersin. Hani nerdedir o mesih? Birisi gelsin artık seni kurtarsın istersin. Herhangi biri. Bazen kim olursa olsun "I'm with you" diyerek ben seninleyim, beni kurtar diye yalvarırsın. Kimse yoktur. Kocaman bir boşluk ve acıdan başka.

Seval U.



I'm With You / Avril Lavigne / 2002

I'm standing on a bridge
I'm waiting in the dark
I thought that you'd be here by now
There's nothing but the rain
No footsteps on the ground
I'm listening but there's no sound

Isn't anyone tryin to find me?
Won't somebody come take me home
It's a damn cold night
Trying to figure out this life
Won't you take me by the hand
Take me somewhere new
I don't know who you are
But I... I'm with you
I'm with you

I'm looking for a place
I'm searching for a face
Is anybody here I know
'Cause nothing's going right
And everything's a mess
And no one likes to be alone

Isn't anyone trying to find me?
Won't somebody come take me home
It's a damn cold night
Trying to figure out this life
Won't you take me by the hand
Take me somewhere new
I don't know who you are
But I... I'm with you
I'm with you

Oh why is everything so confusing
Maybe I'm just out of my mind
Yea yea yea

It's a damn cold night
Trying to figure out this life
Won't you take me by the hand
Take me somewhere new
I don't know who you are
But I... I'm with you
I'm with you

Take me by the hand
Take me somewhere new
I don't know who you are
But I... I'm with you
I'm with you

Take me by the hand
Take me somewhere new
I don't know who you are
But I... I'm with you
I'm with you
I'm with you...

***

9 Mayıs 2013 Perşembe

Gülse Birsel: N’AYIR N’OLAMAZ

“Ben şok!”

Serra Yılmaz’ın internette ‘Entellikte kulak yakan sınır’ ismiyle patlama yapan ‘müzikli şiir dinletisi’ videosunu seyretmişsinizdir. Bizim dizi de dahil, pek çok yerde parodisi yapıldı. Sohbet programında, fonda akort yapar gibi seslerle gııırç guuurç doğaçlayan müzisyenlerin üzerine, bir Edip Cansever şiirinin okunmasını, bir noktada da akort seslerinin iyice koparak şiirin duygusuna girme çabasını içeren, iyi niyetli fakat trajikomik bir 10 dakika. Benim asıl dikkatimi çeken, bu, (hadi nezaket yapayım) ‘olağandışı’ gösteriyi, sonuna kadar izleyen program konuğu ressam Günseli Kato’nun, ‘dinleti’ bitiminde, “Nasıl buldun” sorusuna verdiği cevaptır: “Ben şok!”

Ki gösterinin verdiği duygu en kısa ve öz bu ifadeyle anlatılabilir: “Ben şok!”

Kato, hemen ardından “Hakikaten ilginç, ben de merak ediyordum nasıl bir şey olacak diye, kem küm” gibilerinden durumu toparlamaya çalışsa da, “Ben şok” son ayların en bomba, en kompakt kalıplarından biridir kanımca. Tam bir hazırlıksız yakalanma, saflık ve çaresizlikle karışık sözün bittiği yer!

N’AYIR N’OLAMAZ

Son günlerin en çok konuşulan ve çok acayip şaşırılan olayları: TC ibaresinin resmi kurumlardan kaldırılması, 1 Mayıs’a sert müdahale ve gündemin tırıvırıları, mesela hosteslerin topuzlarının kafalarının neresine denk geldiğinden kırmızı rujlarına kadar müdahale, mesela milli içkimizin ayran olduğunun resmen bildirilmesi…

Amanın kimilerinde nasıl bir şaşkınlık, nasıl bir dehşet içinde kalma, nasıl bir “N’ayır n’olamaz” tepkisi.

Hepsi: “Ben şok”!

Pardon da… Ya ne olacaadı?

Sen ne bekliyordun kardeş?

Londra mı burası? Taksim Meydanı Hyde Park mı ki çıkıp istediğimiz siyasi mesajı özgürce bağıra çığıra anlatalım?

Fransa mı burası da koskoca cumhuriyetin başharfleri resmi kurumlardan kaldırılınca yer yerinden oynasın, halk galeyana gelince sorumlular istifa etsin?

İsviçre mi burası da “İçen de içmeyen de başımın tacı, vergini öde, suç işleme yeter sevgili vatandaşım, akşamcı sofrandan, inancından, ibadetinden, günahından sevabından, özel hayatından bana ne” diyen yönetici beyinler memlekete hâkim olsun?

Rujun mujun yasaklandığı yer Almanya mı da küçük dilini yutuyorsun? Saça eteğe, ruj rengine yasak koymayı bırak, “Karımın, kızımın, çalışma arkadaşımın etek boyu, ruju senin nerene battı, göster, esas orayı düzeltelim” der Alman, kendine gelemezsin! (İzmirli de, mesela, hem bunu der, hem kendini tutamayıp peşinden kovalar!)

Hakikaten bu olanlara niye şaşırdın kardeş? Koy o fırlayan gözlerini yuvalarına geri!

Papatya tarlasında mı yaşıyorsun? Senin beklentin neydi ki?

Nasıl hayallerin vardı bu günlerle ilgili?

Senin hayretini yirim! Ne toz pembe tipsin ya! Ne güzel kafalar bunlar. Ne içiyorsan, ayran olur, absent olur, gözünü seveyim bana da yolla!

“Aaa hiç bunların olacağını beklemiyorduk, böyle demiyorlardı. Ben şok!”

O zaman hadsizce Nâzım Hikmet’ten ilham alarak:

Yavru köpek gibisin canım kardeşim.

Malum’a kafanı yana eğip, gözünü açıp, öyle şaşkın bir bakışın var ki…

“Kabahat senin” demeye de dilim varmıyor ama…

“Saflıkta memleketi yakan sınır”sın resmen canım kardeşim!

***

Kaynak: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/printnews.aspx?DocID=23207309

4 Mayıs 2013 Cumartesi

Fitbas.com Güvenilir Mi?

Bir kaç gün önce sosyal medyada bir istatistiğe denk geldim, internetten alışveriş yapan kadınların ayakkabı numarası ortalaması geçen yıl 37, bu yıl ise 38 çıkmış. Güldüm. Benim ayaklarım 41 numara. Biraz da ben internetten ayakkabı alayım da şu istatistikler biraz yükselsin dedim. Yaz geldiği için her gittiğim AVM'de yazlık ayakkabı modellerine bakıyordum ama 41 numara satan yer olmadığı için ve bulduğum zaman da çok çirkin modeller olduğu için canım sıkkındı. O esnada büyük numara ayakkabı satan Fitbas.com'ı keşfettim.
Bu çirkin ayaklar bana ait.

Fitbas.com güvenilir mi? Evet. Çünkü denedim ve kendi tecrübelerime dayanarak tavsiye ediyorum size. Markalar ve e-ticaret siteleri hakkında hep kötü şeyler yazacak değiliz, biraz da iyi şeylerden bahsedelim.

Fitbas.com'a ilk girişte profesyonel bir site gibi durmayabilir, ben de öyle düşünmüştüm ilk başta. Sonra küçük bir alışveriş yapıp bu siteye fırsat vermem gerektiğini düşündüm. Satış danışmanı ile iletişime geçtim ve gözüme takılan ufak tefek sorunları söyledim, çok kibar davrandılar ve hala siteyi geliştirmekte olduklarını söylediler.

Tabii en önemli sorun bence sıralama sorunuydu. Yan menüden tercihlerimi girdim ama ayakkabıları en ucuzdan en pahalıya doğru sıralama yapamadım, o sebeple bütün listeyi en başından sonuna kadar gözümle taramak zorunda kaldım. Mesela 20 sayfa varsa, belki bir sonraki sayfada 19 liralık muhteşem bir ayakkabı bulabilirim niyetiyle bütün sayfaları gezmek zorunda kaldım. Bunu da düzelteceklerini söylediler. Gerçekten bu sitenin gelişmesini ve bizlere hizmet etmeye devam etmesini çok istiyorum.

Neyse efendim nerde kalmıştık? Beğendiğim ayakkabıları sepete attım. Hatta 19 liraya güzel babetler buldum, onları da aldım. Sepeti onayladım ve ödeme seçeneklerine kredi kartımı girdim. Access Gold kullanıyorum ben, ve karşıma 1'den 12'ye kadar taksit yapma seçeneği geldi. Onu da sordum satış danışmanına. Bütün kredi kartları için taksit sunuyorlarmış, eğer banka onaylamazsa, onaylanmadı diye bize geridönüş yapıyorlarmış. Ben 3 taksit yap dedim ve ilerledim. İşlem tamamlandı. Sonra eposta kutuma siparişlerim ve onay epostaları geldi. Ankara'da oturuyorum. Hemen ertesi gün de siparişlerim kapıma geldi.

Sürat kargo ile göndermişlerdi. Kargo ücreti ödemedim, çünkü 85 TL'den daha fazla alışveriş yapmıştım. Eğer siparişiniz 85 TL'ten az se 6,5 lira kargo ücreti ödemeniz gerekiyor.
Bunlar benim cicilerim <3

Güvenlik açısından hiç bir sıkıntı yaşamadım. Kredi kartı dolandırıcılığı vs. yapmıyorlar. Zaten aklınızda bir şüphe varsa kredi kartı değil sanal kart kullanın. Kapıda ödeme var mı derseniz, evet var.

Ayakkabıların hepsi çok şık ve kaliteli görünüyor. Yan tarafta fotoğrafını paylaşıyorum. Elime aldığımda bana çok sağlam gözüktüler. Özellikle babetler bir kaç yıl gider gibime geliyor. Çünkü biliyorsunuz en marka babetler bile birkaç giymede bozuluyor ve eskiyor, ama bunlar daha iyi gibi. En azından kenarları açılmaz. Hadi öyle bir şey oldu diyelim, o halde geri iade ederim. 365 gün geri iade edebiliyormuşuz. Fakat geri iade ederken kargo ücretini de siz ödüyorsunuz. Ben bunları geri iade edeceğimi sanmıyorum, zaten ayak numaram belli, 41. Aldığım ürünler ayağıma tam geldi. Eğer eskime, yırtılma gibi sorunlar olursa tabii ki kargo parası neyse öder iade ederim.

Benim yıllardır hiç bu kadar çok babetim olmamıştı. O kadar mutluyum ki anlatamam.

Önceden nereden alıyordum ben 41 numara ayakkabıları? Ben galiba liseden bu yana 41 numara giyiyorum. Liseye gelene kadar hiç ayakkabı sıkıntım olmamıştı. Taa ki ne zaman ayaklarımı 40 numaralar vurmaya başladı, işte o zaman ayakkabı bulamaz duruma geldim. O zamanlar Ankara'da bir tane bile 41 numara kadın ayakkabısı satan mağaza yoktu. Mecburen geniş kalıplı 40 numara ayakkabı alıp ayağımı sıka sıka giyiyordum. Çok uzun yürüyüş yapmam gerekeceği zaman da erkek reyonundan aldığım 41 numara Nike spor ayakkabılarını giyiyordum. Bir de utanıyordum millere ayak numaramı söylemeye. Neredeen nereye. Boyum 177 ayaklarım 41 numaraysa benim suçum mu? Artık utanıp çekinmeden söylüyorum. Türk ayakkabı üreticileri bizi de görsünler!
Güzel ayakkabılarım Fitbas.com'dan :)
Sonra 19 yaşını yeni bitirmişken Amerika'ya gittim. Aynen cennete düşmüş bir kız gibi oldum. Baktım ki her yerde 41-42-43 numara kadın ayakkabısı var: babetler, açık ayakkabılar, topuklu ayakkabılar, kız converse'leri, kız spor ayakkabıları, rengarenk cıvıl cıvıl. Hatırlıyorum o yaz bütün bavulumu ayakkabı ile dolduracak kadar ayakkabı aldım Amerika'dan. Hatta 4 aylık tatilim bittiği gün, tam Türkiye'ye dönecekken LasVegas'taki Outlet'e gittim ve gerçek bir JanSport sırt çantası aldım ve içini Türkiye'de 150TL'ye satılan $19,99'lık gerçek Converse'lerle doldurdum. 46 numara erkek Converse'i bile almıştım, dönünce birilerine hediye ederim diye. Erkek-kız karışık ne bulduysam alıp çantama atmıştım.

O yılın ertesi yıl kışın Polonya'ya gittim, ordan da bulabildiğim kadar 41 numara bot ve çizme aldım. 2 bavul ayakkabım vardı, birini baltık denizinden gemiye verdim. Sahiden. Gemi ile Türkiye'ye tam 1 ayda geldi. Ben Türkiye'ye döndükten sonra o bavulu gittim Ankara gümrüğünden aldım. O yıldan sonra uzuun bir 4 yıl geçti aradan ve ben hala o ayakkabıları giyiyorum. Çünkü 41 numara kız ayakkabısı Ankara'da yok arkadaş yok! Bir tek Deichmann'da bulabiliyoruz, o da o kadar dandik ki hemen yırtılıyor.

Neyse Fitbas'tan aldığım bu ayakkabılar çok iyi oldu. Bakalım ben memnun kaldım, artık ihtiyacım oldukça ordan şipariş ederim. Hatta Taksim'de butik açacaklarını da duydum. Öyle olursa bizim gibi koca ayaklar hep ordan alışveriş yaparlar iyi olur. Yıllarca hep 38 numara kızların ayakları güldü. Biraz da bizim ayaklarımız gülsün :)

***

Edit: Bana Fitbas'ın Taksim'deki adresini soran çok kişi oldu. TAKSİM'de butik açmışlar. İşte adresi ve fotoğrafı:

FİTBAS, Ömer Avni Mah. Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya Sk. No: 21/A Gümüşsuyu/Beyoğlu, 34427 İstanbul, Turkey
Tel: +90 212 671 8936

Google Maps'te FİTBAS
Foursquare'de FİTBAS


E-Ticaret Sitesinin Künyesi

Adı: Fitbas
Websitesi: http://www.fitbas.com/
Müşteri memnuniyeti: 10 / 10
Güven: 10 / 10
Ürünlerin Doğru Yollanması: 10 / 10
Ürün İadesi: Tecrübe edilmedi
Geri İade Süresi: Ürünü aldıktan sonra 1 yıl içinde
Kargo Ücreti: Sürat Kargo 6,5 TL
Geri iade ederken kargo ücreti: Sürat Kargo 6,5 TL
Müşteriye geri bildirim hızı: 9/10
Twitter: @Fitbas
Destek: bilgi@fitbas.com
Kuruluş tarihi: 2013
Kurucu şirket: FBS E-Ticaret Bilişim Hizmetleri Ltd.Şti.

***
Diğer e-ticaret sitelerinde deneyimlerimi içeren yazılarım:
***
Seval U.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

Bu ay hangi yazılar popüler olmuş?